Boşlukta süzülüyordu uzun zamandır, o kadar uzun zaman olmuştu ki... Sırtına o kadar yük binmişti, bir o kadarı da inmişti bu süre zarfında. Ama hep süzülmeye devam etti. Süzüldüğü boşluğun aslında ''doluluk'' olduğunun farkında değildi. Ara sıra neden bu kadar uzun zamandır boşlukta süzüldüğünü bilincinde açıklamaya çalışsa da, net bir cevap bulamamıştı. Süzülmek sanki onun doğal göreviydi, kendi isteğiyle aldığı bir karar gibi geliyordu. Ama içindeki bir his hep, bir şeyin onu ''boşlukta'' süzülmek için var ettiğini ve aksini düşünmenin bile kötü sonuçlar doğuracağına inandırdığını söylüyordu. ''O ki,''dedi, ''benim tüm bunları düşünecek kadar bilincim ve iradem var ise, aksini iddia edecek kadar da bilinç ve irade sahibiyim.'' İçinden söylemişti bunu, kimsecikler duyamadı. Henüz kimsenin böyle bir fikre hazır olduğunu düşünmüyordu. Kimler bir takım sorgulanamaz yazılı kuralları hayatına en iyi şekilde işleyecek ve işlemekle kalmayıp en iyi şekilde uygulayacak, herkes bunun telaşında idi. 10 binlere bölünmüş sorgulanamaz yazılı kuralların hangisinin gerçek doğruyu söylediğinden emin olmaya çalışıyordu herkes. Kimileri sorgulamadan sadece doğru olduğuna inanmak ile yetiniyordu. Bazı kurallar birbirinden o kadar farklıydı ki, kitleleri çelişkiye düşürüp karşı karşıya getiriyordu. Ama tüm yazılı kuralların bir ortak yanı vardı: kitlelerin süzüldükleri boşluğun aslında 'doluluk' olduğu gerçeğine 'delilik' gözüyle bakmalarına sebep oluyordu. Ama bazıları uyanmıştı, bazıları sorgulanamaz yazılı kuralları sorgulayacak cesareti gösterip kabuğunu kırmıştı. Ama maalesef körü körüne inananların içinde aksini iddia etmenin bedelini fena ödemişlerdi. Sorgulanmayanı sorgulayabilenlerin ömrünün kısa olduğu böylece belli olmuştu. Ondan sonra uzun bir ''körü körüne inanma'' dönemine girildi. Bu dönemde de içlerinden ''sorguluyorum'' diyenler olsa da, onlarda körü körüne inanan kitleye bu düşünceyi iletmenin acı bedelini ödemişlerdi. İşler o kadar kötüleşmişti ki, inananların hepsi iyilik meleği sayılmış, inanmayanlar ise şeytanın çalışanları. İnananlara nasıl ''daha iyi'' inanabileceklerini yani ''doluluğa'' nasıl daha çok sırtını çevirebileceklerini öğreten özneler türemişti, kendi özel mekanlarında büyük kitlelere daha çok inanmalarını ''tavsiye'' ediyor, aksi taktirde, sanki daha önce başlarına gelmişcesine, ateşte yanacaklarını söylüyorlardı. Dışarısının boşluktan ibaret olduğunu ve bazı şeyleri sorgulayabilmemize rağmen sorgulamamamız gerektiğini söylüyorlardı. İnananlar arasında ''Belki doğrudur, işimizi garantiye alalım, inanalım.'' diyenler vardı. İşler öyle çığrından çıkmıştı ki bir zaman eğer kitleler tüm yazılanı denilene göre yaparsa ve belli bir meblayı gözden çıkarırsa, her tarafın hurilerle dolu olduğu derelerden ballar, çikolatalar akan sıkkınlık duygusunun olmadığı bir yerde bir arazi sahibi olacaklarına inanmaya başladılar. Kendilerine kaynağı belli olmayan sorgulanamaz yazılı kuralların getirilmesi kitleleri önemli hissetiriyordu. Hatta bazıları boşlukta süzüldüğü fikrine karşı çıkarak, boşluğun etraflarında süzüldüğünü söylecek kadar kendilerini özel hissetmişti. Ve yine uzun bir zaman sonra ''artık yeter, bir cevap istiyoruz'' diye düşünen kitleler kendilerine tam güvenle bağırarak ''Artık yeter, bir cevap istiyoruz!'' dediler. Bu sefer herkes duydu, ürperdiler. Sorgularken sordukları sorular genelde hep: ''Biz neden...'' ile başlıyor, sonra ise sordukları soruya bir cevap bulmaya çalışıyorlardı. Ama genelde soruya cevap olarak soru ile karşılık veriliyordu sorgulayan kitle arasında. Bu düşünce sistemine felsefe dediler, sonu ve kesin cevabı olmayan sorular ve düşünceler birikintisi oluşmaya başladı yavaşça. Kimileri bu kitleye katılırken, kimileri onları işaret ederek ''Şeytan!'' dediler ve dışladılar. Halbuki yapmaya çalıştıkları tek şey sorgulanmayanı sorgulamaya çalışmak, ve bunun doğrultusunda var oluş gayesini açıklamaya ve Nihai Soru'yu cevaplamaya çalışmak idi. Körü körüne inananların hiç biri neden var olduklarını bilmeyip, ''var oluş sınavı işte'' deyip geçiştirirken sorgulayanlar bunu cevap olarak kabul etmeyip, boşluğun aslında doluluk olduğuna inanmaya devam ettiler. Bir de arada kalmış olanlar vardı, mantığı ile sorgulanamazlığa inanmak arasında kalanlar... İnananların baskısından korkan ve sorgulamaktan kaçınan insanlar vardı. İnanıyormuş gibi davranıp, aslında içini kemiren soruları perde arkasına atmaya çalışanlar. Bu daha da kötüydü, bu öznenin ömür denilen süre içindeki hayatında verdiği tüm kararları etkileyen bir durumdu. Başka özneler ile tartışırken hangi düşünceyi desteklediğini bilemediği için daha da ezilen özneler yaratmıştı bu durum. Her iki düşünceye de yatkın olan öznelliği her türlü ifadeye, içlerinden ''hayır'' derken ''evet'' demeye itmişti özneleri. Fakirlerin, aç kalanların, özne haklarının, havyanların ve diğer tüm öznelerin iyiliğini istiyormuş gibi görünen sorgulanamaz yazılı kuralları ve ifadeleri okuduklarında ''Bu kadar düşünceli ve kapsamlı kuralları yazan ancak yüce biri olmalı, insan olamaz'' diye düşündüler, bir diğer yandan da var oluş hakkında kapalı ifadeler sunan hiç bir tatmin edici cevap bulundurmayan ve kitlelerin boşluktaki doluluğu görmemeye iten ve şu anki hayatlarına uymayan etik kurallar barındıran yaşam kuralları içinde yaşamasını isteyen sorgulanamaz yazılı kuralları ''Gerici, mantıksız böyle yaşam mı olurmuş!'' diye terslediler. ''Eğer kutsal ve söylenilen kadar kapsamlı olsaydı, günümüzde de insanlar tarafından hoş ve mantıklı bulunurdu.'' dediler. İlerleyen tarihlerde hala inanmakta olanlar, hayat şartları değişince bazı sorgulanamaz yazılı kuralları bizzat kendileri sorgulayarak günümüz hayatına uydurmaya çalıştılar. Hatta bazıları yazılı kuralları değiştirmeye kadar gitti. Hal böyle olunca gerçek o kadar karmaşık bir hal aldı ki, dünyaya yeni gelen özneler anlam kargaşası arasında kaybolup gitti. Ama bazı kitleler uyanmayı başarmıştı ve tüm amaçları boşluğun doluluk olduğunu düşünmenin delilik olmadığını ve ''Neden süzülüyoruz?'' sorusuna sorgulanamaz yazılı kurallardan bağımsız tatmin edici bir cevap bulmanın gerekli olduğunu kanıtlamak idi. # Ve ben ise bunca şeyi gözden geçiren ve her zaman mantık tarafından olmayı seçen bir özne olarak sorgulamaya devam edeceğim. Bunun bitmeyecek bir serüven olduğunun farkındayım ama ancak bu yolla içimdeki merak ve soru işaretlerini giderebileceğimi hissediyorum, belki de hiç gideremeyecek olsam bile. Genel inanışa ters gelen bir şeyi görmezden gelmek bana göre değil. Ben boşluğun dolu olduğuna inananlardanım, ben buna delilik demenin deliliğin bizzat kendisi olduğuna inanıyorum. Ben buyum, kendini kabul etmeyi ise başarılı bir hayata atılan ilk önemli adım olduğunu düşünüyorum.
Ulaş,merhaba....varoluş felsefesi ile ilgili yorumun çok güzel seni tebrik ediyorum.Yazılarının bazılarını okudum seni çok başarılı buldum.Umarım değerlendirme yolunu da bulursun...
ReplyDelete