Boşlukta süzülüyordu uzun zamandır, o kadar uzun zaman olmuştu ki... Sırtına o kadar yük binmişti, bir o kadarı da inmişti bu süre zarfında. Ama hep süzülmeye devam etti. Süzüldüğü boşluğun aslında ''doluluk'' olduğunun farkında değildi. Ara sıra neden bu kadar uzun zamandır boşlukta süzüldüğünü bilincinde açıklamaya çalışsa da, net bir cevap bulamamıştı. Süzülmek sanki onun doğal göreviydi, kendi isteğiyle aldığı bir karar gibi geliyordu. Ama içindeki bir his hep, bir şeyin onu ''boşlukta'' süzülmek için var ettiğini ve aksini düşünmenin bile kötü sonuçlar doğuracağına inandırdığını söylüyordu. ''O ki,''dedi, ''benim tüm bunları düşünecek kadar bilincim ve iradem var ise, aksini iddia edecek kadar da bilinç ve irade sahibiyim.'' İçinden söylemişti bunu, kimsecikler duyamadı. Henüz kimsenin böyle bir fikre hazır olduğunu düşünmüyordu. Kimler bir takım sorgulanamaz yazılı kuralları hayatına en iyi şekilde işleyecek ve işlemekle kalmayıp en iyi şekilde uygulayacak, herkes bunun telaşında idi. 10 binlere bölünmüş sorgulanamaz yazılı kuralların hangisinin gerçek doğruyu söylediğinden emin olmaya çalışıyordu herkes. Kimileri sorgulamadan sadece doğru olduğuna inanmak ile yetiniyordu. Bazı kurallar birbirinden o kadar farklıydı ki, kitleleri çelişkiye düşürüp karşı karşıya getiriyordu. Ama tüm yazılı kuralların bir ortak yanı vardı: kitlelerin süzüldükleri boşluğun aslında 'doluluk' olduğu gerçeğine 'delilik' gözüyle bakmalarına sebep oluyordu. Ama bazıları uyanmıştı, bazıları sorgulanamaz yazılı kuralları sorgulayacak cesareti gösterip kabuğunu kırmıştı. Ama maalesef körü körüne inananların içinde aksini iddia etmenin bedelini fena ödemişlerdi. Sorgulanmayanı sorgulayabilenlerin ömrünün kısa olduğu böylece belli olmuştu. Ondan sonra uzun bir ''körü körüne inanma'' dönemine girildi. Bu dönemde de içlerinden ''sorguluyorum'' diyenler olsa da, onlarda körü körüne inanan kitleye bu düşünceyi iletmenin acı bedelini ödemişlerdi. İşler o kadar kötüleşmişti ki, inananların hepsi iyilik meleği sayılmış, inanmayanlar ise şeytanın çalışanları. İnananlara nasıl ''daha iyi'' inanabileceklerini yani ''doluluğa'' nasıl daha çok sırtını çevirebileceklerini öğreten özneler türemişti, kendi özel mekanlarında büyük kitlelere daha çok inanmalarını ''tavsiye'' ediyor, aksi taktirde, sanki daha önce başlarına gelmişcesine, ateşte yanacaklarını söylüyorlardı. Dışarısının boşluktan ibaret olduğunu ve bazı şeyleri sorgulayabilmemize rağmen sorgulamamamız gerektiğini söylüyorlardı. İnananlar arasında ''Belki doğrudur, işimizi garantiye alalım, inanalım.'' diyenler vardı. İşler öyle çığrından çıkmıştı ki bir zaman eğer kitleler tüm yazılanı denilene göre yaparsa ve belli bir meblayı gözden çıkarırsa, her tarafın hurilerle dolu olduğu derelerden ballar, çikolatalar akan sıkkınlık duygusunun olmadığı bir yerde bir arazi sahibi olacaklarına inanmaya başladılar. Kendilerine kaynağı belli olmayan sorgulanamaz yazılı kuralların getirilmesi kitleleri önemli hissetiriyordu. Hatta bazıları boşlukta süzüldüğü fikrine karşı çıkarak, boşluğun etraflarında süzüldüğünü söylecek kadar kendilerini özel hissetmişti. Ve yine uzun bir zaman sonra ''artık yeter, bir cevap istiyoruz'' diye düşünen kitleler kendilerine tam güvenle bağırarak ''Artık yeter, bir cevap istiyoruz!'' dediler. Bu sefer herkes duydu, ürperdiler. Sorgularken sordukları sorular genelde hep: ''Biz neden...'' ile başlıyor, sonra ise sordukları soruya bir cevap bulmaya çalışıyorlardı. Ama genelde soruya cevap olarak soru ile karşılık veriliyordu sorgulayan kitle arasında. Bu düşünce sistemine felsefe dediler, sonu ve kesin cevabı olmayan sorular ve düşünceler birikintisi oluşmaya başladı yavaşça. Kimileri bu kitleye katılırken, kimileri onları işaret ederek ''Şeytan!'' dediler ve dışladılar. Halbuki yapmaya çalıştıkları tek şey sorgulanmayanı sorgulamaya çalışmak, ve bunun doğrultusunda var oluş gayesini açıklamaya ve Nihai Soru'yu cevaplamaya çalışmak idi. Körü körüne inananların hiç biri neden var olduklarını bilmeyip, ''var oluş sınavı işte'' deyip geçiştirirken sorgulayanlar bunu cevap olarak kabul etmeyip, boşluğun aslında doluluk olduğuna inanmaya devam ettiler. Bir de arada kalmış olanlar vardı, mantığı ile sorgulanamazlığa inanmak arasında kalanlar... İnananların baskısından korkan ve sorgulamaktan kaçınan insanlar vardı. İnanıyormuş gibi davranıp, aslında içini kemiren soruları perde arkasına atmaya çalışanlar. Bu daha da kötüydü, bu öznenin ömür denilen süre içindeki hayatında verdiği tüm kararları etkileyen bir durumdu. Başka özneler ile tartışırken hangi düşünceyi desteklediğini bilemediği için daha da ezilen özneler yaratmıştı bu durum. Her iki düşünceye de yatkın olan öznelliği her türlü ifadeye, içlerinden ''hayır'' derken ''evet'' demeye itmişti özneleri. Fakirlerin, aç kalanların, özne haklarının, havyanların ve diğer tüm öznelerin iyiliğini istiyormuş gibi görünen sorgulanamaz yazılı kuralları ve ifadeleri okuduklarında ''Bu kadar düşünceli ve kapsamlı kuralları yazan ancak yüce biri olmalı, insan olamaz'' diye düşündüler, bir diğer yandan da var oluş hakkında kapalı ifadeler sunan hiç bir tatmin edici cevap bulundurmayan ve kitlelerin boşluktaki doluluğu görmemeye iten ve şu anki hayatlarına uymayan etik kurallar barındıran yaşam kuralları içinde yaşamasını isteyen sorgulanamaz yazılı kuralları ''Gerici, mantıksız böyle yaşam mı olurmuş!'' diye terslediler. ''Eğer kutsal ve söylenilen kadar kapsamlı olsaydı, günümüzde de insanlar tarafından hoş ve mantıklı bulunurdu.'' dediler. İlerleyen tarihlerde hala inanmakta olanlar, hayat şartları değişince bazı sorgulanamaz yazılı kuralları bizzat kendileri sorgulayarak günümüz hayatına uydurmaya çalıştılar. Hatta bazıları yazılı kuralları değiştirmeye kadar gitti. Hal böyle olunca gerçek o kadar karmaşık bir hal aldı ki, dünyaya yeni gelen özneler anlam kargaşası arasında kaybolup gitti. Ama bazı kitleler uyanmayı başarmıştı ve tüm amaçları boşluğun doluluk olduğunu düşünmenin delilik olmadığını ve ''Neden süzülüyoruz?'' sorusuna sorgulanamaz yazılı kurallardan bağımsız tatmin edici bir cevap bulmanın gerekli olduğunu kanıtlamak idi. # Ve ben ise bunca şeyi gözden geçiren ve her zaman mantık tarafından olmayı seçen bir özne olarak sorgulamaya devam edeceğim. Bunun bitmeyecek bir serüven olduğunun farkındayım ama ancak bu yolla içimdeki merak ve soru işaretlerini giderebileceğimi hissediyorum, belki de hiç gideremeyecek olsam bile. Genel inanışa ters gelen bir şeyi görmezden gelmek bana göre değil. Ben boşluğun dolu olduğuna inananlardanım, ben buna delilik demenin deliliğin bizzat kendisi olduğuna inanıyorum. Ben buyum, kendini kabul etmeyi ise başarılı bir hayata atılan ilk önemli adım olduğunu düşünüyorum.
Saturday, December 27, 2014
Monday, November 24, 2014
Pre-Love
Too close to call yourselves 'just friends' but not close enough to call yourselves 'lovers' ; believe me you don't want to fast-forward this period. Because It's the best stage of a relationship. Enjoy it. And if possible, keep it that way.
posted from Bloggeroid
Sunday, November 2, 2014
Çöp Atmayınız.
''Bundan 15 sene sonra kendimi nerede bulacağım? 15 sene sonra ben neyle meşgul olacağım? Hangi işle, hangi eşle yaşayacağım, mutlu olacak mıyım?'' Merak ediyorum. Aslında merak edilecek ne var ki diye düşünüyor insan, sonuçta ipler benim elimde diyor. Bu iş biraz ressamcılığa benziyor. Ressam, eline tuvalini alır, çizeceği resmi belirler, ve çizmeye başlar. Çizeceği şey bellidir, ama yine de ''Acaba sonunda nasıl bir resim ortaya çıkacak?'' diye sorar kendi kendine. Halbuki tüm fırça darbelerini atan ressamın ta kendisidir. İşte bu, resimdeki küçük bir çiçekten başlayıp, resmin tamamına giden bir yolculuk. İnsan, hayatını geniş bir açıdan kontrol edemeyecek kadar aciz. Bu yüzden hepsi hayat kağıdına rastgele küçük çiçekler, böcekler, ağaçlar ya da çöpler çizmekle başlıyor. Ve bu böyle devam ediyor. En sonunda insan belli bir erginliğe ulaştığı zaman, yani resmin tamamına bakabildiği zaman görüyor ki: sıfırdan başlayıp çizdiği küçük çiçekler ağaçlar kocaman neşeli bir dağ oluşturmuş. Çizdiği küçücük çöpler ise birikip kokuşan çöp yığınları oluşturmuş hayat resminin bir kenarında. O yüzden ileride nasıl bir hayatımın olacağını, benim kontrolümde olmasına rağmen, merak etmek, o kadar da mantıksız gelmiyor. Ben sadece bu anı kontrol edebiliyorum, anlarım ise hayatımı şekillendiriyor. Eğer böyleyse her anı bir çiçekle taçlandırmak, olabildiğince az çöple doldurmak yapabileceğim tek şey. O bahsedilen zaman geldiğinde güneşli olmasına rağmen evin bacasında dumanın tüttüğü, 5 çiçekli dağın arasından berrak bir nehirin aktığı, onunsa üzerinden köprünün geçtiği, nehrin diğer tarafında mutlu çocukların voleybol oynadığı bir resmim olur umarım. Ve bir de unutmadan, şöyle yazan bir uyarı tabelasının olduğu: Çöp Atmayınız.
-
Live The Moment.
-
Live The Moment.
Saturday, October 18, 2014
İnsan Saykolojisi #1 - Öfke
Öfkelenen insan nasıl sakinleştirilir? Kesin bir şey var ki: ''Sakin ol'' ifadesi cevaplar arasında yer almıyor. Öfkelenen birine asla yumuşak sözler kullanmayın. ''Canım sakin ol, lütfen, yalvarırım.'' Bu türden ifadeler öfkelenen insanı öfkesini daha çok göstermeye iter. Neden mi? Öfkelenen insan, çevresindeki insanlara öfkesini belli etmek ister. Öfkesinden diğerleri etkilensin ister, diğerleri etkilendikce öfkesini daha da arttırır. Bir anlık da olsa herkesin odak noktası olmak ister. O yüzden de sizin kullandığınız ''sakinleştirici'' yumuşak sözler, öfkelenen insana onun öfkesinden etkilendiğiniz mesajını verir, ve o da daha fazlasını gösterir. Tabi bu bilinçli yapılan ya da insandan insana değişen bir şey değil. Herkes için geçerli. İrade ile kontrol edilmesi çok zor olan bir olay. Gözleri dolu olan, dokunsan ağlayacak dediğimiz türden bir insana ''ah canım, canını sıkan nedir?'' diye bir kere sormanız, o insanı iki gözü iki çeşme birine çevirmeye yetecektir. Bu da demin anlattığım olayla birebir aynı şey. Tetikleyici cümleler, kişi hüzünlü veya öfkeliyse bilinçaltı bunu dışa vurmasını sağlayacak bir olay veya bir cümle ister. Öfkelenen insanı sakinleştirmek için, sizinde öfkelenmeniz gerek aslında. Ya da öfkelenmesine tepki göstermeniz gerek. ''Aptal mısın? Salak herif, öfkelenecek başka bir şey bulamadın mı?'' demek emin olun, ''Canım lütfen sakin ol'' demekten çok daha mantıklı. Ya da hiç bir kelime söylemeden onu kendine zarar veremeyeceği bir ortama götürün. Duvarları yumruklasın, kafa atsın. Kendi öfkesini kendi yensin. Çünkü başkalarının müdahalesi ile sindirilen her öfke veya hüzün, emin olun ki, kendini başka bir zamanda başka bir yerde gösterecektir.
Tuesday, October 14, 2014
Ah Gemici
Döneceksin diye,
Seni bekleyen var mı?
Yâr diye söylendiğin,
Peşteki yunuslar mı?
*
Her gün ufukta gördüğün,
O iki göz solmasa,
Geçer miydi bu tasa,
O gülüşü olmasa.
*
Dalgalar mı esirger,
Seni kara rıhtımdan,
Hayaller kayıp gitmiş,
İnceden, el altından.
*
Ulas Bank
Seni bekleyen var mı?
Yâr diye söylendiğin,
Peşteki yunuslar mı?
*
Her gün ufukta gördüğün,
O iki göz solmasa,
Geçer miydi bu tasa,
O gülüşü olmasa.
*
Dalgalar mı esirger,
Seni kara rıhtımdan,
Hayaller kayıp gitmiş,
İnceden, el altından.
*
Ulas Bank
Sunday, October 12, 2014
Saturday, October 11, 2014
Sen Kendine Bak.
"Sen önce dönde kendine bak." diyenlerin hiç biri bir kere bile kendine dönüp bakmadığından böyle bu dünya.
Thursday, October 9, 2014
Captcha - WTF?
Hani şu doğrulama kodları olur ya (İnsan mısınız? bknz: Twitter) resimde gösterilen sayıları yazarsın boşluğa insan olduğunu kanıtlamak için. Onun yanında da görme engelliler için bir buton olur, resimdeki rakamları, harfleri sesli okur. Şimdi görme engelli o butonu görüp nasıl basacak? ''Yanındaki birine söyler, bastırır olm salak mısın?'' dediğinizi de duyuyorum. E o zaman kodu da yanındaki adama yazdırsın, sesli okuma filan ne yani? Bu da size Eski İnka İmparatorluğunun krallarından Manco Qapaq olsun. Bugün öğrendiğime göre iyi adammış ehehuhe. İsimden kaybediyor sadece.
-
Bu fikrin tamamı Rıza'ya aittir. Belirtelim yani.
-
Bu fikrin tamamı Rıza'ya aittir. Belirtelim yani.
Friday, October 3, 2014
Umrumda mı?
Ah evet biliyorum, çok kötüsün, moralin bozuk. Evet bunun için üzgünüm işte. Evet, evet haklısın. Bana da olur ara sıra o. Hayat işte. Takma, geçer boşver. Samimiyetsizlik etrafta. Bu yüzdendir, yıllardır kimseye halimin iyiliğini, kötülüğünü belirtmem. ''+Nasılsın? -İyiyiim sen?'' Çünkü bunu umursayacak insanlar yok etrafımda. Açıkçası ben de umursamıyorum artık. Sözüm meclisten dışarı değil üstelik. Meclisin alayına. Meclis diye bir şey kalmadı zaten, bir bakış açısı olarak. Parmak meclisi var artık. Bir elin 5 parmağını geçmeyecek kişilerden oluşan meclisten dışarıdır sözlerim, bu doğrudur. Olaylara yapıcı eleştiri getirmek, ya da olaydan olumsuz etkilenenlere gereken teselliyi vermek, başka bir güzel olaydan ise olumlu etkilenenleri gururlandıran, mutlu eden sözler sarf etmek artık üst düzey kişilikleri olan insanların gerçekleştirebileceği bir erdem, benim için. Bu insanlar kaliteli insanlar, bunlar her selama, her muhabbete değecek insanlardır. ''Dost kara günde belli olur.'' Benim kimin dost olduğunu anlamak için yeterli ''kara'' günlerim oldu. Arkadaş ile dost arasında bir çizgi vardır. Ve bazıları bu çizgiyi daha da belirginleştiriyor kafamda. Kişiliği kolay çözülebilen bir insan olmadığıma inanıyorum. Zaten kişiliği kolay çözülebilen bir insan basit insandır, olaylara vereceği tepkiler aynıdır. Olaylar karşısında sarf edeceği sözler aynı kapıya çıkar. Maalesef türevleri etrafta dolup taşmış. İnsan tıpkı yetkin bir eser gibi olmalı, her okuduğunda başka anlamlar...
Thursday, October 2, 2014
Yalancı Güneş.
Bir bakışta bir anlam vardır, ilk bakışta bin anlam. E peki beni bu derin düşüncelere sürükleyen nedir? Bir bakışın mı, ilk bakışın mı? Her neyse, o konu başka. Sözüm bilinmeyene, karşıma çoktan çıkmış olana, ya da karşıma çıkacak olana. Ama yine de sözüm sanadır. Sen üstüne alın. Bilinmeyen olmak heyecan verici, göz önünde olup da bilinmeyen olmak daha da heyecan verici. Yürek bu, ne yapacağını kestiremezsin; bakarsın bir anda bilinmeyen olmanın heyecanı ''aslında-pek-de-bilmeye-gerek-yokmuş'' olmanın sönüklüğüne dönüşür. Nedendir, bilinmeyen için verilen mücadelenin sönüklüğündendir. Örnek olarak insanoğlu, havadan gelen paranın hesabını yapmaz, harcar dilediğince. Çünkü emek yoktur içinde, çaba sarfetmeden kazandığın şeyi, kaybederken de bir çaba sarfetmezsin. ''Bana da bedava geldi abijim, al al sorun değil. Var bende bisürü.'' O yüzden bu hayatta uğruna mücadele etmeyeceğim insan boş insandır. Nitelik gerek, sen kimsin, nesin, benle alakan nedir? Kendini ele verirsen eğer, mücadeleyi kaybettin anlamına gelir. Her insana fazla değer vermek, yüceltmek... Seni acizliğe sürükler. Her denileni kabul etmek, ve uygulamak, seni senliğinden koparır. Aslında bencillik kötü bir şey değil, kendi güneş sisteminin güneşi olmak, toplamak gezegenleri etrafında. Ama eğer Güneş gibi parıldayıp ısıtmayacaksan, Güneş'liğe yeltenmenin bir anlamı da yok...
Friday, August 8, 2014
Sence de öyle değil mi Ayşenur?
Bir insanın doğum tarihi nedir? Doğduğu gün mü, yoksa ondan sonraki gün mü? Her şeyin sıfırdan başladığı gibi, doğduğun gün de sıfırdasındır, hiçsindir, ondan bir sonraki gün ise artık birsindir, artık birisindir. İşte biri olduğun gün varlığın kendini bir evin odalarında, yada bir hastanenin koridorlarında masum ağlayışınla belli etmeye başlar. Doğduğun o anda annenden başka kimse yanında değildir. Bazen hiç beklenmedik bir sancıyla başlayan doğumdan o an işiyle meşgul olan babanın bile haberi olmaz. Ama doğduğun gün değil, ondan sonraki gün doğarsın aslında. Doğduğun gün kimseciklerin haberi olmaz, ama ikinci gün eş dost akraba teyze hala dede tüm hepsini yanında bulursun. Çoğu zaman ismin kulağına ikinci gün okunur. Hele de annen-baban isminde çok kararsızsa, ve bir de araya dede girmişse. İlk gün kimsecikler dokunamaz sana, küvözdesindir belkide. Herkes sana camdan bakar, dokunmak okşamak gelir içlerinden, yapamazlar. Ama ikinci gün gelip çattığında tüm akrabaların elinde oyuncağa dönüşürsün. Ancak ikinci gün evine gidebilirsin, belki de senin için çok önceden hazırlanmış bir bebek odası vardır evde, yıllarını, hayatını, geçireceğin o odada ilk günün doğduğun gün değil, yine ikinci günündür.
--
Doğduğun gün birinci gündü, evet doğru, ama bir önemi yok. Sen hayata gözlerini ikinci günde açtın.
Sence de öyle değil mi Ayşenur?
--
Doğduğun gün birinci gündü, evet doğru, ama bir önemi yok. Sen hayata gözlerini ikinci günde açtın.
Sence de öyle değil mi Ayşenur?
Saturday, July 19, 2014
#GazaUnderAttack - Sicilin geleceğini etkileyecek -mi?-
Öğretmenler, idareciler öğrencileri sürekli sicil konusunda uyarmıştır. ''Disipline gitme, ceza alırsan siciline işlenirse geleceğini etkiler. İşe alırken siciline bakacaklar. Akıllı olun bakiyim...''
Öğrenci de umursamaz haylazlığını konuşturur. Umursamaz, çareyi disipline göndermekte bulan öğretmenden gelen lakırtının nesini dinleyecek. Gel gör ki durum ülkeler için aynı değil, sicile bakan yok. Büyük balığın, küçük balığı yediği gibi, güçlü ülke de güçsüz ülkeyi etkisiz hale getirir. Bir iki devlet adamının kıçını bile kaldırmayıp da basının karşısında ''İsrail'i kınıyorum. Yaptıkları insanlık dışı.'' falan demesi, ne İsrail'in siciline kınama olarak geçecek, ne de İsrail, İsrail'liliğinden bir şey kaybedecek. O yüzden diyorum ki, durumu değiştirecek bir gücün varsa sonuna kadar konuş. Ama eğer yoksa da sus, yapmacık lafları bırak. Çünkü biliyorsun, bir seri katile ''Neden öldürüyorsun? Yaptığın kötü bir şey.'' denmez.
Öğrenci de umursamaz haylazlığını konuşturur. Umursamaz, çareyi disipline göndermekte bulan öğretmenden gelen lakırtının nesini dinleyecek. Gel gör ki durum ülkeler için aynı değil, sicile bakan yok. Büyük balığın, küçük balığı yediği gibi, güçlü ülke de güçsüz ülkeyi etkisiz hale getirir. Bir iki devlet adamının kıçını bile kaldırmayıp da basının karşısında ''İsrail'i kınıyorum. Yaptıkları insanlık dışı.'' falan demesi, ne İsrail'in siciline kınama olarak geçecek, ne de İsrail, İsrail'liliğinden bir şey kaybedecek. O yüzden diyorum ki, durumu değiştirecek bir gücün varsa sonuna kadar konuş. Ama eğer yoksa da sus, yapmacık lafları bırak. Çünkü biliyorsun, bir seri katile ''Neden öldürüyorsun? Yaptığın kötü bir şey.'' denmez.
Saturday, July 12, 2014
Aliens - Lack of ''What If'' among human brain.
Lack of ''What If''
--
Aliens, but not that kind of alien you see everyday on TV. I will try to give you a new perspective, a new view about aliens. We always think that, or let's say they made us think that aliens are ultimate and insane-smart creatures which can beam themselves where ever they want, they have an unimaginable tech bla bla bla and so on... That might be true, but WHAT IF it isn't? What if they are not that smart, and they don't have that ultimate of tech. That's the weird side of the human beings: ''Can I see it? No. Can I hear it? No. So can I touch it? No. Does it exist? Yes. Then It must be something unusual, superb and supernatural!'' Same goes for The God. Don't get me wrong, I'm a true believer of aliens. I believe that they exist, but I'm talking about the way we think they are. What we call alien can be a new human civilization in another habitable galaxy or planet. Maybe they are not as smart as we are. Maybe they haven't discover the gravity yet, they can be way behing us, the science-wise. When you consider that our earth is nothing but a tiny dust hovering in the enormous Cosmos, you can say that there can be a billion kinds of alien-race. Some of them are smarter than us, some of them just began to live and some of them died already.
What I'm doing here is expanding my imagination as much as I can. I love to believe in the possibility of having a galactic empire on The Milky Way, and possibility of visiting my aunt who lives on the other end of the galaxy. Call me ''weirdo'' or whatever you want. Dreams live forever...
Thursday, July 10, 2014
One of these mornings... Won't be very long. You'll look for me, but I'll be gone.
Düşün ki her şey toz pembe, öyle bir haldesin ki ''Allah'ı gelse, tadımı kaçıramaz ulan.'' diye geçiriyorsun içinden en umulmaz olanı unutarak. Toz pembelerin ufkunda karanlık bir silüet görünür farkına varana kadar hissetmezsin. Sonra gelip tokat gibi çarpar, toz pembe hayatın bir anda tam tersine döner. Beyazdan siyaha keskin bir dönüş yaparsın. Ne olabilir ki? Ne olabilir insana kendini bu kadar kolay unutturan, ve bir o kadar da kolay hatırlatan? Ölüm. Ölmek işin kolay kısmı olmalı. Arkanda bıraktığın insanların hali ne olacak? Onların hüznü nasıl dinecek? Ne yapsalar da içlerindeki ''sen'' pişmanlığından, ''sen'' özleminden kurtarsalar kendilerini? Gülen yüzünden mahrum ettiğin bunca evladın kimde görecek menekşe gözlerinle birlikte yüzünde çiçek gibi açan gülümsemeyi? Gidişine alışamadım demek yanlış olur, gidişini idrak edemedim henüz. Eğer bir anda dalgınlığıma gelir de her zaman olduğu gibi anneme ''Anne ben biraz ciciannemlere iniyom, gelirim bir iki saate yae'' dersem de kızma bu çocuğun hala narkozun etkisinde, çıkamaz kolay kolay...
Dünya'ya inmiş meleklerden biri de böylece süresini tamamladı ve yuvasına uçtu.
Bu yazıya aşırı derecede gözyaşı katılmıştır efendim.
Friday, March 14, 2014
Yolun sonu karanlık ama benim zaten gözlerim kör.
İlham alınır... İlham verilir. Örnek alınır, örnek verilir. Kopya çekilir, kopya verilir. Ama bizimkisi uçan kuştan ilham alıp, Hazerfen gibi uçmaya çalışmak değil. Benimkisi uçan adamdan örnek alıp, onun gibi uçmaya çalışmak. Futbol sevdalısı çocuklar, sokakta gol attığında en sevdiği futbolcunun adını bağırırdı. (Ronaldinhooo!) Ben de her basket attığımda -içimden- bağırıyorum. Kobe Bryant... Ben bu adamı örnek aldım, bu adamdan ilham aldım. Ondaki hırsı, kararlılığı örnek aldım. Belki de hiç bir zaman profesyonel bir basketbolcu olamayacağım. Belki sadece bu cevher, bu arzu öyle kalacak. Ama beni mutlu eden şeyi de elimin tersi ile itecek değilim, yolun sonu mutlu olmasa da aynı istekle oynamaya devam edeceğim. Takıntılı olduğumu söylerseniz de alınmam. Mutlu olurum. İnsanların beni sporla bağdaştırması bana gurur veriyor. Sahanın kenarında beni izleyen insanların hayretli bakışları, ''Boyu küçük ama olayı büyük'' bakışları, övgüleri beni mutlu ediyor. Basketbol ne kadar da adil bir oyun, zayıf olanın elendiği, yüreksizlerin ilk dakikadan anlaşıldığı bir oyun. Ve kendi karakterimi basketbol oynarken buluyorum. Önümdeki rakibe acımadan, gözümü karartarak potaya her penetrem, hayat felsefemi yansıtan bir ayna gibi anlamlı benim için.. :)
Tuesday, March 11, 2014
Uzun bi aradan sonra tekrar dönmek garip, bayağı da olmuş. İnsan hayatın akışına dalınca, alışkanlıklarını bile bir kenara bırakabiliyor. Ama ben yine, kanımla canımla iyisiyle kötüsüyle benim. Değişmedim, ülkem çok değişti. Ülkem benden de fazla değişti. Gündemi yakalamak çok zor... Karartılan hayatları geri canlandırmak da öyle. Berkin'leri, Deniz'leri ve Yunus'ları geri getirememenin acısını hep yaşayacak bu millet. Bir torba makarna, bir torba kömüre satılan devlet, bu acıyı sonsuza dek barındıracak. Olayı bir kişiden, kişilere taşımak istemiyorum, ancak bu olaylara kayıtsız kalan insanlara da diyecek bir şeyim yok. Aslında çok şeyim var, ama burda yakışık almaz...
Subscribe to:
Posts (Atom)